Cenk Dilberoğlu ile Röportaj

Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Avukat İ. Cenk Dilberoğlu ile Ensar Vakfı’nın Süleymaniye’deki merkezinde buluştuk. Şu sıralar vakıf binasında hummalı bir yenileme çalışması sürüyor ve sohbetimizin sonrasında hem Ensar Vakfı binasını hem de Değerler Eğitimi Merkezi binasını beraber gezdik. Sohbetimizin sonunda kendisine 10 Mayıs 1994 tarihinde imzalamış olduğu KartalDernek üyelik başvuru formunun bir kopyasını hediye ettik, sürpriz oldu, ilk yorumu ise “eskiden imzam farklıymış” oldu. Benim de Cenk abiyle ilgili olarak röportaj gününe kadar aklımda kalan en temel iki şey heybetli görüntüsü ile bulunduğu ortamda hemen farkedilmesi ve çok klas bulduğum şu anda kullandığı imzasıydı. Zaman içerisinde yalnızca imzasının değil, yazısının da çok değişmiş olduğunu farkettiğini ifade etti…

Cenk abi merhaba, kendinizi özetle tanıtabilir misiniz?

10 Haziran 1975 İstanbul doğumluyum. Anne tarafım Bulgaristan göçmeni, baba tarafım ise Trabzon Araklı’dan. 50 yıldan fazla süredir İstanbul’da yaşayan bir ailenin çocuğuyum. 1986 yılında Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin ilk adımı olan Beykoz Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni kazanarak imam hatip camiasına ilk adımımızı attık. 8 yıllık bir imam hatip lisesi macerasından sonra 1994 yılında okulun ikinci mezunları olarak mezun olduk. 1998 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim. 1 yıllık stajımın ardından hemen askere gittim ve 2000 yılında askerliğimi tamamladım. Bu tarihten itibaren Taksim’deki kendi büromda serbest avuktalık yapmaktayım. Sivil toplum örgütlerinde görev almayı sevdiğim için ilk sivil toplum kuruluşu deneyimimiz, Eyüp Özdemirler ve Mahmut Özdillerle beraber Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’nde hizmet vermekle başladı. Yönetim Kurulu üyeliği ve daha sonra Başkanlık görevlerinde bulundum. 1999 yılı itibariyle Ensar Vakfı Mütevelli Heyetine girmiştim ve o tarihten bu yana Ensar Vakfı’ndayız. 2 sene önce Ensar Vakfı Mütevelli Heyet Başkanlığı görevini verdiler, 2 yıldır onu yürütmeye gayret ediyoruz. Bunun yanı sıra 2000 yılından sonra AK Parti’nin kuruluş sürecinde, gençlik kollarında yine bir başka Kartallı olan, sınıf arkadaşım Şenol Kazancı ile görev aldık ve gençlik kolları kurucusu olarak hizmet verdik. 2004 yılında Üsküdar’dan İl Genel Meclisi üyesi seçildim. 2009 yılında da Ataşehir’den İl Genel Meclisi üyesi seçildim ve hala Meclisi üyesiyim. 2002 yılında evlilik nasip oldu, şu an biri 8 yaşında biri 3 yaşında olmak üzere iki çocuğum var.

Allah bağışlasın. 50 yıldan fazla süredir İstanbullu olduğunuzdan bahsettiniz, dönem arkadaşlarınız sık sık sizin Modalı olmanıza atıfta bulunmuş.

(Gülüyor) Babamlar 1936’da İstanbul’a geldiklerinde Aksaray’a yerleşmişler. Annemler de Kağıthane tarafına yerleşmişler. Ailem 70’lerin başında ise Erenköy’e taşınmışlar ve ben de Erenköy’de doğdum. Modalılık oradan geliyor, Erenköy’de doğup da Fenerbahçeli olmamak ve Kadıköy-Moda’yı bilmemek mümkün değil. Diğer arkadaşlara nazaran oralarda daha çok gezip dolaştığımız için herhalde, Modalı olmaktan bahsetmişler.

Bir de sıklıkla bahsedilen Şarköy hatıraları var…

Tabi biz çok imkanı olan insanlar değildik. Sınıfımızda birkaç tane zengin sayılabilecek kişi vardı. O da bugünkü zengin kıyaslamasıyla baktığınız zaman büyük bir varidatı ifade etmiyordu ama imkanlar dahilinde belki bizim 30 kişilik sınıfımızda en iyi imkanlara sahip arkadaşlardan biri de bendim. Bizim Şarköy’de bir yazlığımız vardı ve ben her yıl okul kapanır kapanmaz yazlığa giderdim. Yazlığa gittikten sonra arkadaşlarımız bizi arardı, bu vesileyle arkadaşlarımın bir çoğu Şarköy’de misafirimiz olmuştur. Bir hayat tecrübesi edindiğimiz arkadaşlarımızla beraber Şarköy’de yazlık muhabbeti yaptığımız bir dönem olmuştur yani. Buradan gelen de bir Şarköy muhabbeti vardır.

Böyle anılara değinmişken, kafaya tavan çökme hadisesi olmuş diye duyduk, bunun aslı nedir abi?

Evet, (gülüyor) biz Beykoz’a 1986 yılında gittiğimiz zaman okul 2 katlıydı. Sonradan düşünmüşler, “bu okul çok telep görecek, iki kat yetmez, biz bunu yükseltelim” demişler. İlk yapılan 2 katın çatısı vardı, önce bunu sökerek işe başlayacaklardı. Biz de 11-12 yaşında çocuklarız o sıralar. Çatının sökülmesi esnasında çatının parçası olan bir beton bloğun altında durduğum sırada yukarıdan beton bloğa atlayan bir arkadaş çatının çökmesine sebep oldu. Ben de betonun altında kaldım ama Allah korudu, herhangi bir zayiat vermedik. Fakat kafama çok sert bir darbe almıştım. Sonrasında arkadaşlar bunu espri konusu yaptılar; “senin boyun normaldi, kafana çatı çöktükten sonra anormal bir şekilde uzamaya başladın” demeye başladırlar.

Beykoz’dan bahsetmişken, okula Beykoz’da başlayanlar ile Kartal’da başlayanlar arasında Kartallılık açısından şöyle ince bir fark var. Şu an bu okula kaydolanlar bunları bilemeyecek tabi. Biz Beykozdaki 4 yıl baya bir mahrumiyet yaşadık. Yiyeceğinden içeceğinden kıyafetine kadar her türlü mahrumiyet vardı. Ben mesela, yatak olmadığı için 3 gün tahtada yattığımı biliyorum. Okulda yatak yoktu, bulamadılar. Müdür yardımcıları evlerinde ağırlamak için ısrar ettiyse de ben biraz gurur yaptım, “ben yatağımda yatıcam” dedim. 3 gün yataksız halde düz suntanın üzerinde yattım. Okulda sular akmadığı için sabahın köründe, ihtiyacı olanlar için, yıkanma imkanının olduğu yerlere götürülüp getirildiğimizi biliyorum. Çatının söküldüğü dönemde şiddetli bir yağmur yağmıştı. Bütün yatakhaneleri su bastığını, gece üstümüzden düşen yorganın diz boyu suya batıp ıslandığını, bu yorganı nasıl kurutacağız derdine düşen 11-12 yaşındaki çocukları hatırlıyorum. O anlamda Beykoz ile Kartal arasında büyük bir fark var. Biz Kartal’a geçtiğimizde çok modern, çok ayrı bir dünyaya geçmişiz gibi gelmişti. Ama o günleri yaşadığımız için de kendimizi şanslı addediyoruz. Çünkü orda bir birliktelik vardı, o günkü mahrumiyet havası şu an oradan mezun olan bütün arkadaşlar arasında bir birliktelik sağladı diye düşünüyorum.

Beykoz’dan Kartal’a geçerken sizin hayatınızda da ufak bir değişiklik olmuş sanırım. Beykoz’da yatılıyken Kartal’da gündüzlü olmuşsunuz.

Evet, 4 yıl Beykoz’da yatılı kalmak zorunda kaldım. Evim Erenköy’deydi ve yol 2 saat sürüyordu. Ben yatılı kalmak istemiyordum aslında, ilkokuldan çıktığımda yatılı nedir onu bile bilmiyordum, bir fikrim de yoktu. Ama ailem razı olmadı yolda gidip gelmeme. Yatılı hayatta ilk başta zorlandık tabi, sonra arkadaşlarla çok güzel bir birliktelik olunca seve seve kaldım. Lise, ortaokuldan ayrı bir hayat. Hayata bakış açınız ayrı oluyor. Okul Kartal’a taşınınca ve nisbeten Erenköy’e daha yakınlaşınca ben yatılı kalmak istemiyorum dedim. Nisbeten daha iyi imkanlara sahip olacağımız bir dönemde ben okuldan eve gidip gelmeye başladım. Kartal hayatımın 4 yılı yatılı, 4 yılı da gündüzlü geçmiş oldu. Farklı deneyimleri elde etmiş olduğumu düşünüyorum bu sayede.

Yatılılık ve gündüzlülük arasında bir kıyaslama yapmak mümkün mü?

Yatılı olmayı tercih etmek lazım. Lise döneminde de yatılı okusaydım çok daha farklı olurdu, daha başarılı olurdum diye bir kanaat oluşmuştur bende.

Beykoz’a gittiğimizde, etrafı yemyeşil, etrafında başka bir yerleşim yeri olmayan bir binadaydık.Harikulade İşler Şatosu dediğimiz yer… Oradaki hayatımızda dersler bittikten sonra hepimiz bir icat peşindeydik. Karadeniz’e doğru trekking diyebileceğimiz macera ve keşif yürüyüşleri, fındık bahçeleri ve elma bahçelerine girip ödünç almalar –çalmak demiyorum, ödünç aldık–, bisiklete binmeyi bilenler için bisiklet sürmeler… Hasbelkader tekvandoya gitmiş olan arkadaşlar vardı; ben size taekwondo öğreticem, nunchaku öğreteceğim derdi. Sopalardan filan kendi yaptığımız aletlerle kafa göz yarma, sakatlanma gibi şeyler oluyordu. Bunun yanı sıra futbol maçları yapmak, voleybol maçları yapmak vardı tabi… Bir de araba kuyusu kazmak…

Araba kuyusu kazmak?..

Beykozla ilgili anlatabileceğim en trajikomik hikayelerden birisidir. Bir almanca hocamız vardı bizim, onun da Murat 131 otomobili vardı. O zaman Almanca hazırlık sınıfındayız ve günde 7-8 saat sadece Almanca dersi görüyoruz… Bazen günün sonuna doğru olan derslerde biraz daha muhabbet ağırlıklı, hayat dersi, futbol gibi konulara geçerdi hocamız. Sağolsun o zaman bize şöyle bir hayat dersi vermişti: “Çocuklar okula geldiğim zaman arabamın altına girip yağına bakıcam bana bir çukur kazmanız lazım” diyerek o zaman için iri yapılı olan bazı arkadaşları seçmişti. Ben de nisbeten iri yapılı olduğum için beni de seçmişti. Hatırlıyorum, İbrahim Aytaçlar, Burak Akbalıklarla beraber araba için çukur kazdığımızı, bunun da yaklaşık 1 hafta veya 10 gün sürdüğünü… Böyle de bir trajikomik hikayemiz vardır, hocamızın adı bizde kalsın…

Size Stumpf denmesinin nedeni?

Biz Almanca kökenliyiz, Stumpf da o dönemde Galatasaray’da oynayan Alman defans oyuncusuydu. Arkadaşlar kendi aramızda lakap takmayı da severler. Futbol oynadığımız dönemde daha çok yapılı olmam sebebiyle ve defansta geçit vermemem sebebiyle bek oynardım. Hatta kalecilik yaptığım dönemler de olmuştu. Orda belki biraz kırıp dökmüşüzdür, milleti rahatsız ettiğimiz de olmuştur. Fiziki yapı ve sarışınlığın da vermiş olduğu bir durumla öyle bir lakabı uygun görmüştü arkadaşlar. O dönem Fenerbahçe’de benzetebilecekleri futbolcu yoktu heralde. Galatasaray zirvedeydi o dönem, Falcolar, Stumpflar; iyi takımdı o dönem.

KartalDernek’in ikinci yönetim kurulu olan 96-98 döneminden başlayarak iki dönem yönetimdeymişsiniz, bir süre de başkanlık görevini yürütmüşsünüz. Sivil toplum çalışmalarında görev almayı sevdiğinizi söylediniz, ilk STK tecrübeniz olan KartalDernek’in yeri nedir sizde?

Ben kendi adıma konuşacağım ama söyleyeceklerimin beraber mezun olduğumuz 60 arkadaş için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Biz Beykoz’da, Kartal’da veya herhangi bir imam hatip lisesinde okumayı, kaç seneyse artık, o kadar sene okula gidip sonra ayrılmayı kurgulamadık hiçbir zaman. Biz, ölünceye kadar sürecek bir birlikteliğin başlangıcında olduğumuzun farkındaydık. Şöyle düşünüyorduk; hayatımızın bir döneminde Kartal’da birlikteyiz öğrenci olarak, sonra herkes farklı üniversitelere dağılacak, herkes farklı ihtisas alanında olacak. Daha sonra hayat bizi tekrar birleştirecek, yine beraber hizmet vermeye devam edeceğiz. Biz bir şuur altında yetiştik. Okulumuzun ihtiyaçlarından Türkiye’nin ihtiyaçlarına kadar olan düşüncelerimiz, eksik gördüğümüz konular, okuduğumuz kitaplar, yazdığımız yazılar bizi hep bir amacaya yönlendirdi. Mezun olduğumuz zaman aklımızda herhangi bir yere gitmek yoktu. O zaman bizden büyük yalnızca bir dönem vardı ve çok fazla mezun vermiş değildik. Yapılabilecek en önemli işi, bize ve bizden sonraki gelecek olan nesillere sahip çıkmak adına Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği’ni kurmak ve ihya etmek, yaşatmak olarak görev tanımı oluşmuştu. Burda tabi Ebubekir Ceylan sağolsun, 93 mezunlarından, insiyatif aldı ve arkadaşlarıyla derneği kurdular. Daha sonra biz onlardan derneği devraldık. Dernek çatısı; Kartal’ı kurumsallaştırmak, mezunlarına sahip çıkmak, alt dönemlere bizim yaşadığımız tecrübeyi aktararak o günkü genç düşüncelerimizle hayatta başarılı olmaları için destek sağlamak amacına matuftu. Biz uzun süre bütün arkadaşlarımızla beraber dernek faaliyetlerinde çok aktif olduk. Bugünlerde bir yerlerde birkaç kelime laf edebiliyorsak, o günlerdeki heyecanla çalışmamızın ve şuurumuzun çok etkisi vardır diye düşünüyorum. Dernekçilik yapılanması altında okul aile birliğimizden ve diğer büyüklerimizden hem maddi hem manevi büyük destek gördük. Aynı zamanda dernek faaliyetleri olarak yaptığımız her şey hayata bakış açımız adına bize büyük şeyler kattı. Biz 15 günde bir büyük sohbetler düzenlerdik ve etkili kişilieri davet ederdik. İmam hatip sıralarından çıkmış kişiler, o tarih itibariyle etkili isimler olan Hasan Celal Güzel, Teoman Duralı gibi kişilerin 20-30 kişi katılımlı birebir sohbetlerinde yer alırdı. Dernekçiliği bu anlamda da çok önemsedik. Yeri geldiğinde de bizden sonra gelen nesle derneği devrettik. Üniversite hayatında Kartal mezunlar derneğinde dernekçilik yaptık, üniversite hayatı sonrasında da başka vakıflarda, derneklerde, iş organizasyonlarında, siyasi partilerde görev almak üzere devrettik; ben Ensar Vakfına geçtim mesela. Benim 20-30 yıl KartalDernek başkanlığı yapmamın, yönetim kurulu üyesi olmamın çok doğru olmadığını düşünüyorum. Doğru olan, tüm mezunların derneğe sahip çıkması, alt jenerasyonun üst jenerasyonun bu bağlantıyı koparmadan, ortada durarak faaliyetlerinin devam ettirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu soruyu çok soruyoruz ama size de soracağız, Kartallı olmanın anlamı Cenk Abi açısından nedir?

Aslında Kartal’dayken böyle bir anlamın farkında değilsiniz, çünkü orada bir koza içerisinde gelişmeye çalışan bir ipekböceği gibisiniz. Ama Kartal’dan mezun olduktan sonra, o tarihlerde mezun olan diğer arkadaşlar bizlere farklı anlamlar yüklendiğini gördük. Kartallı olmak bir değer bilince sahibine olmak, belirli beklentiler içerisinde olmak demek. Yılların birikimiyle gelmiş, bir alandaki eksikliğin bizim gibi gençler vasıtasıyla eğitimde, ticarette, sanatta ve diğer alanlarda başarılı olunması suretiyle giderilmesine yönelik bir beklenti içerisinde yetiştirilmiş, büyümüş bir nesil olarak görüyorum kendimizi. Bu anlamda mezun olup üniversiteye gidip, oradan mezun olup hayata atıldığımızda Kartallı olmanın anlamını çok daha farklı keşfettik. Kartal’da okurken bunun farkında olamamışım ama mezun olduktan sonra bunun çok daha iyi farkına vardım. Şuna benzetiyorum, Sabri Erturhan hocamız vardı, kulakları çınlasın, Arapça hocamızdı ve şimdi Sivas’ta profesör. “Oğlum bak bugünleri çok ararsınız, keşke dersime çalışsaydım, bunları öğrenseydim dersiniz. Şimdi vakit varken bu işi düzgün yapın” derdi. Bu tarz nasihatler belki o tarihlerde, o sıralarda oturanlar için çok bir şey ifade etmiyor. Belki Allah’ın takdiri böyledir. Bunun kıymetini o değeri yitirince, geriye dönüp baktığınızda anlıyorsunuz. Kartallılık da böyle, o tarih itibariyle bunu anlamanız çok mümkün değil. Ama sonrasında bulunduğunuz konumdan geriye dönüp baktığınızda sizlere yüklenen anlamın çok güzel ve değerli olduğunu görüyorsunuz. Şikayetçi olunacak bir anlam değil. Ben kartallı olmayı, mezun olduktan sonra hayatımızda karşılaştığımız tutumla beraber önemsiyorum, bizler önemli bir misyonu ifa ediyoruz.

Bir de şu var, mezun olduğumuz tarih itibariyle herhangi bir okuldan mezun olmuş öğrenciler olmadık. Bizim sınıf arkadaşımız Önder birinci olunca ve bizden sonra gelen arkadaşlar da birinci olmaya devam edince, bütün öğrenciler yüksek ortalamalarla üniversiteye girmeye başlayınca; Kartal örnek gösterilen, konuşulan bir okul olunca ister istemez biz de o önemin içerisinde olduk. Aslında biz olması gereken şekliyle bir okul okuduk, mezun olduk. Ama bu sırada yaptığımız diğer faaliyetler bizi birleştirdi ve biz de bunları sahiplenerek bu günlere geldik. Geriye dönüp baktığımızda, bizim yaptığımız işlerin tümü bizim Kartallı olmamızı anlamlandırıyor.

Özetle Kartallılar olarak bir takım sosyal sorumlulukları üzerinde taşıyan bireyler olduğumuz söyleyebilir miyiz?

Kesinlikle. Başka okullarda da bize verilen eğitim veriliyordu, milli eğitim müfredatı, milli eğitim öğretmenleri aynı… Ama Allah bazı işleri çok bereketli kılar, sen farkına bile varmazsın. Bize birinci olmaya yönelik bir eğitim verilmedi ama üniversitelere birincilikle girdik. Genelde de arkadaşların hepsi hayatta başarılı oldular. Bunu alınan eğitimle izah etmek mümkün değil, burada bir bereket var, bugün izah edemediğim, doğrudan anlamlandıramadığım bir bereket var. İşte buna kader diyoruz. Kartallı olmanın anlamı burada ve Kartallı olmak hem kader açısından, hem geçmişte yaptıklarımız açısından benim için büyük bir anlam ifade ediyor.

STK hayatınızın farklı bir boyutundan bahsedelim. 1999 yılından beri Ensar Vakfı’nda görevleriniz oldu. Bize biraz Ensar Vakfını anlatır mısınız?

Ensar Vakfı 1979 yılında kurulmuş ve o tarih itibariyle kurucularının tamamı imam hatip lisesi mezunu ya da Yüksek İslam Enstitüsü mezunu. Amacı Türkiye’de milli ve manevi değerlere bağlı bir gençlik yetiştirmek olarak tanımlanmış. Herkesin bildiği şekliyle, imam hatip liselerinin vakfı olmuş. Yani, imam hatip lisesi binalarına, öğretmenlerine, öğrencilerine sahip çıkan, onları koruyan, kollayan, ihtiyaçlarını gideren, onlara burslar veren, yemekler veren bir vakıfız. Ensar, 33 yıldır faaliyet halinde ve faaliyetlerini sürekli olarak nitelik ve nicelik olarak arttırmaya gayret eden bir vakıf. Bizim KartalDernek’i genç nesle devrederken düşündüğümüz şeyler doğrultusunda, bize de Ensar Vakfı’nın kurucuları davette bulunmuştu. “Artık biz buraları sizleree devredeceğiz, sizin buralara adapte olmanız lazım, gelin Ensar Vakfı mütevellisi bünyesinde görev yapın” dediler. Eyüp Özdemir, Mahmut Özdil gibi arkadaşlarla istişare edip 93 mezunlarından Süleyman Kaya, şu an Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doçenttir, ve ben mütevelli heyetine girmiştik. Sonrasında Süleyman kendi şartları sebebiyle devam edemedi. 1999-2012, aralıksız 13 yıl, Ensar Vakfı bünyesinde kendimi manen tatmin etmek adına faaliyette bulunuyorum.

Kartal’ın Ensar Vakfı ile yakın ilişkileri olduğunu biliyoruz, vakfın faaliyetleri nelerdir?

Vakfın İstanbul ve Türkiye çapında 42 şubesi var. Vakıf bünyesinde Ensar okulları var, İstanbul’da ve Anadolu’da yurtlar var, burs faaliyetleri var… İstanbul’daki imam hatip liselerinde yemek dağıtma faaliyetimiz var, 30 bin imam hatip öğrencisine her gün 3 çeşit yemek verme hedefimiz var ve inşallah bunu başaracağız. Klasik vakıf faaliyetlerinin tamamını yapıyoruz yani. Çok önemsediğimiz Değerler Eğitimi Merkezimiz var. Bu merkez Türkiye’de din ve değerlerin akademik anlamda, teorik ve pratik olarak, 7’den 70’e herkesin anlayabileceği şekilde anlatması için faaliyette bulunuyor. Bundan yaklaşık 8 yıl önce Ensar Vakfı vizyon misyon çalışması yaparken stratejik bir araştırma yaptırdı. Şu an Milli Eğitim Bakanı olan Sayın Ömer Dinçer hocamız bize bir görev tarifi yapmıştı o dönemde. “Türkiye’de her işi yapan vakıflar var, siz her işi değil, bir işi yapan vakıf olun ve herkes o işle ilgili olarak sizden bilgi alsın, akademik ve pratik anlamda böyle bir yeriniz olsun” demişti. “Nedir o alan?” dediğimizde “Türkiye’de din ve değerler eğitimi alanında uzmanlaşmak bir hedef olabilir” demişti. Bu hedef doğrultusunda Değerler Eğitimi Merkezi’ni oluşturduk ve şu an yaklaşık 1000 bursiyerimiz var. Bu bursiyerlerin Değerler Eğitimi Merkezi’nin programlarına devam etme zorunluluğu bulunuyor. Merkez bünyesinde okuma listeleri, seminer, atölye çalışmaları gibi programlar var. Amacımız buradaki mühendislik, tıp, hukuk, ilahiyat gibi alanlarda eğitim alan öğrencilerin din ve değerler alanında temel bilgilere sahip olması. Öğrencilerimizin hayata bakış açılarını etkileyecek kıstaslara sahip olmaları için, ufak da olsa altyapı kazandırabilmek için gayret sarf ediyoruz. Özetle klasik vakıf hizmetlerinin yanı sıra, asıl olarak din ve değerler eğitimi alanında çalışıp profesyonelleşmek isteyen bir vakıfız. Değerler Eğitimi Merkezi için ayrı bir binamız var, Ensar Vakfı’na bağlı olarak, başındaki akademisyen hocaların danışmanlığı ile çalışıyor. Biz de onların çalışmalarına yardımcı oluyoruz.

Kurban Bayramı yaklaşıyor ve Ensar Vakfı’nın ciddi bir kurban kesim çalışması olduğunu biliyoruz.

Kurban şu açıdan önemli, biz din ve değerler alanında çalışmak gibi afili laflar ederken uzak kalamadığımız temel vakıf hizmetleri de var. Ensar ismi bunları yapmayı da gerektiriyor ve bunlardan biri de imam hatip liselerinde yemek dağıtımı hizmeti. Şu anda buna sahip çıkan başka bir vakıf mevcut değil maalesef. İstanbul’daki imam hatip liselerinde sabah 8’de derse girip akşam 4-5’te dersten çıkan ve öğlen yemek yiyememiş öğrencilerin halini gördük. En azından bu soruna yardımcı olabilelim, bu alanda hizmet üretelim diye 4 yıl önce başladık bu çalışmaya. 1000-2000 öğrenciye ulaşmakla başlayan hizmet bugün 30 binlere dayandı. Günde 30 bin kişiye yemek vermek hakikaten kolay değil. Bu yemek hizmetinin ana hammaddelerinden biri takdir edersiniz ki et ve etin de en büyük temin kaynağı kurban kesimi. Kurban Bayramında bağışçılarımızdan aldığımız kurban bağışlarını, Ensar Vakfı olarak yıl içindeki imam hatip liselerinde yemek dağıtımı hizmetlerinde kullanıyoruz. Bize bağışlanan bütün kurbanlar 1 yıl içerisindeki yemek faaliyetlerinde tüketiliyor, ihtiyaç içerisindeki öğrencilerimizin yemeklerinde kullanılıyor.

Bu yemek dağıtımı sistemini biraz daha açıklar mısınız?

Mutfağı olan okullarda aşçı ve malzemeyi biz sağlıyoruz, oradaki fiziksel imkanı kullanarak öğrenciye sıcak yemek sunuyoruz. Ama maalesef bir çok okulumuzda mutfak yok ve bazı merkezi yerlerde yemekleri pişirip mutfağı olmayan ama yemekhanesi olan okullarda yemek dağıtımı yapıyoruz. Aslında gönül ister ki bütün okullarımızda mutfak olsun, yemekhane olsun ve biz bütün okullarımızda yemeği sıcak sıcak verelim. Şu an imam hatip liseleri olarak da yeni bir sürecin içerisindeyiz. İstanbul’da okul sayısı şu an 170’i geçti ve öğrenci sayısı da 100 bine dayandı. Bu öğrencilerin tamamına kaliteli bir şekilde bu hizmeti götürmek imkan dahilinde değil. Yapabildiğimiz kadarıyla mükellefiz diyerek bu yıl 30 bin öğrenciye hizmet verme hedefi koyduk ve bu hedef doğrultusunda 30bin öğrenciye yetecek kadar kurban bağışı toplamayı bekliyoruz.

Buradan Kartallılara bağış konusunda açık davette bulunalım o zaman.

Kartal mezunları ve mensupları Türkiye’nin en etkin camiası bence. Şu an mezunları ve mensupları arasında çok önemli insanlar var. Sayı olarak da az değiliz. Belki 10 binlerle ifade edemiyoruz ama bu arkadaşlar, büyüklerimiz, annelerimiz, babalarımız, abilerimiz, ablalarımız kurban bağışlarını bizlere yönlendirirse gerçekten büyük katkı sağlamış olurlar.

Kartallılar Ensar Vakfı’nda yemekli toplantılar, genel kurul toplantıları gibi çeşitli sebeplerle buluşmuşlardı. Şu an binanızın fiziksel yenilenme içerisinde olduğunu görüyoruz.

Bu bina 15 yıllık bir binaydı. 15 yıl çok değil ama burada büyük bir sirkülasyon oluyor. Örneğin her gün 1000’e yakın öğrenci burada ücretsiz öğlen yemeği yiyor. Her gün çeşitli programlar var, katılım gösteren binlerce kişi oluyor. Biz de Müslüman’a yakışır, gelene gidene yakışır bir hizmet sunabilmek adına binamızı tadilata aldık. Yemekhanemiz, konferans salonumuz, odalarımız son teknoloji ile donatılıyor ve görsel olarak da herkesin gözüne hitap edecek şekilde yenileniyor. Binamız Kartallılar için, tüm imam hatip camiası için ve hizmet etmek isteyen herkes için açık olacak. Yeter ki bu bina hakkını vererek hizmet edebilsin düşüncesindeyiz. Kartallılar bu binayı az bile kullanıyor, yoğun bir talep yok. Her türlü faaliyet için binanın Kartal’ın emrinde olduğunu, Kartal mezunu bir başkan ve mütevelli heyetinde de 6-7 Kartallı olan bir vakıf adına söylememe gerek yoktur herhalde.

Yeriniz de çok güzel, rahatlıkla ulaşabilecek bir konumda.

Tabi, sivil toplum çalışmaları adına bulunulabilecek en güzel yerlerden birindeyiz. Vakıf binamız Süleymaniye Caddesinde, yani Süleymaniye yolu üzerinde; Esnaf Hastanesi’nin hemen karşısında. Hala gelmemiş, görmemiş, bilmeyen arkadaşlarımız varsa bekleriz. 10 gün içerisinde, Bayramda açılış yapacağız inşallah. Bayramın 3. günü öğle namazı vaktinde Ensar Vakfı bayramlaşması olacak ve tüm Kartallılara da bayramlaşmaya katılmaları için açık davette bulunuyorum.

Yakın zamanda Sayın Başbakanımız da ziyaret etti Vakıf merkezinizi.

Sayın Başbakanımız hem imam hatip lisesi mezunu olarak, hem de çocuklarını imam hatip lisesinde okutmuş biri olarak bu okulların sorunlarıyla, mensuplarının ruh halleriyle çok ilgili. Her platformda da imam hatip liselerine destek veriyor. Bizim Ensar Vakfı olarak bir randevu talebimiz vardı ve bu randevu talebini hiç bekletmeden karşıladı ve bizi Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde resmi olarak kabul etti. Biz çalışmalarımız hakkında kendilerine bilgi sunduk, imam hatip liseleri ile ilgili, din ve değerler eğitimi ile ilgili çalışmalarımızdan bahsettik. Kendisi bilhassa genç bir kadronun vakıf yönetiminde olmasından duyduğu memnuniyeti defaatle ifade etti. Biz de o moral ve motivasyonla çalışmalara devam ediyoruz. Nihayetinde Türkiye’nin Başbakanı’nın güzel temennileri var arkamızda. O buluşmada kendilerini vakfımıza davet etmiştik. Daha önce Vakfımızı ziyaret etmişliği var tabi. Her Cuma günü geleneksel olarak vakıf merkezimizde kurufasulye yemeğimiz olur ve öğle saatlerinde, cumadan sonra gelen herkes yemeğimizden yiyebilir. Davetimizin üzerinden 1 ay geçmeden, 2012 yılı Mart ayı başında bir Cuma günü bizi ziyaret etti. Öğrenciler ile beraber onların karavanasından yemek yedi. Güzel bir sohbetimiz ve muhabbetimiz oldu, mütevelli heyetimizin tamamıyla tanıştı. Türkiye’de olması gerekenler, Ensar Vakfı ve imam hatip liseleri ile ilgili düşüncelerini paylaştı. Böyle bir ilgiye mazhar olmanın bize verdiği bir güven var ve bu anlatılmaz bir duygu. Yeri gelmişken, sizin vasıtanızla, bize verdiği destek için Sayın Başbakanımıza tekrar teşekkür ederiz.

Sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz fakat son olarak pek konuşmadığımız bir konuya, mesleğinize değinmek istiyorum. Hukuk eğitimi hakkındaki görüşleriniz nedir, meslek seçimi aşamasında olan kardeşlerimizden de bu yazıyı okuyanlar olur belki?

Ben kartalda okurken şöyle bir eksiğimiz vardı, bizim Kartal mezunu abilerimiz yoktu. Bize demediler ki doktor olun, avukat olun; şu mesleğin şu yanı güzeldir bu yanı kötüdür; üniversitenin şurası zordur burası kolaydır… Hiç kimsenin böyle bir sohbet imkanı olmadı ve ben bunun acısını hep hissetmişimdir. Gideceğimiz okullar, seçeceğimiz bölümlerle ilgili bizi yönlendiren kimse olmadı. Ben sosyalciydim ve nereleri yazabilirim diye düşündüğümde listemi tamamen hukuk fakülteleri ile doldurdum. 3. tercihim olan Marmara Hukuk’u kazandım. Bugünden geriye bakarsak, bu tercihim çok bilinçli miydi? Hayır. Fakat işin içine girince hukukçuluğu sevdim. Çünkü hukuki bakış açısı biraz da matematiksel, analitik bakış açısı demektir. Hayatta ne işle uğraşırsanız uğraşın, karşılaşacağınız problemleri çözmek adına çok güzel bir bakış açısı kazandırıyor. Hukuk fakültesi mezunları zaten her işi yaparlar. Siyasetçi olurlar, belediye başkanı olurlar, tüccar olurlar… Okulumuzun çok değerli velilerinden merhum Abdullah Sarımermer mesela. Hukuk fakültesi mezunudur fakat avukatlık yapmamış, ticarette çok başarılı olmuştur. Benzer şekilde bir diğer kıymetli velimiz Adnan Başdemir, mezunlarımızdan Selim Başdemir’in babası da hukuk mezunudur fakat o da ticarete yönelmiştir. Bu da birşeyi gösteriyor ki hukuk fakültesi genelde bir çok alana eleman kazandırıyor. Hakim, savcı, avukat, tüccar, kaymakam, vali, büyükelçi, bakan… Bu anlamda, hukuk fakültesini bitirmekten memnunum çünkü hayata bakış açısıyla ilgili olarak bana doğrudur, yanlıştır, ortadadır gibi sınıflamalar yapmama yarayan bir felsefe kazandırdı. Bir de işin şu boyutu var; hukukçu olmakla, avukat olmak, hakim olmak, savcı olmak aynı şey değil. Bugün itibariyle 12-13 yıldır avukatlık mesleğini icra ediyorum ve gördüğüm şu ki avukatlık mesleği herkese uygun değil. Her hukuk fakültesi mezunu avukatlık yapamıyor. Bu anlamda hukuk fakültesini seçecek arkadaşlarımız tercih yaparken bilinçli olmalı. Ama hukuk fakültesi mezunu olmak, bu alanda akademik çalışma yapmak, farklı alanlarda çalışmak, hukuk felsefesine sahip olmak, hukuk matematiğini kazanmak birçok fakültedeki eğitimden değerlidir diye düşünüyorum. Bu anlamda hayatta ne olacaklarına dair bilinçli bir tercihleri olmaları kaydıyla bütün arkadaşlara hukuk fakültesinde okumayı şiddetle tavsiye ederim.

Değerli vaktinizden ayırarak bizi misafir ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Ben de KartalDernek’e çok teşekkür ediyorum. Ayrıca Kartal camiası için maddi manevi, elimizden ne gelirse yardım etmek, mezun arkadaşlarımıza destek olmak, öğrenci arkadaşlarımızın geleceği için ne gerekiyorsa yapmak konusunda Başkanı olduğum Ensar Vakfı ve mütevellide yer alan Kartal mezunu arkadaşlar adına her zaman yardıma hazır olduğumuzu ifade etmek isterim. Son olarak Kartallı arkadaşlara şunu söylemek isterim: her ne işi yapıyorsanız, memur, mühendis, doktor, tüccar, hiç farketmez; hayatınızın bir köşesinde mutlaka ve mutlaka sivil toplum ile ilgili bir işin içerisinde bulunun. Dernekçilik olur, vakıfçılık olur, bir sohbet halkası olur, kooperatif üyeliği dahil, siyasi parti üyeliği dahil, bir şekilde sivil toplum hayatında yer alın. Buralar maalesef bizim yitik alanımız, evinden işine gidip gelen imam hatipli profili beni çok cezbetmiyor. Mutlaka ve mutlaka sivil toplum içerisinde bir hizmet üretmeliyiz. Ben hayata şu açıdan bakıyorum, Allah’u Teala’nın bir kulunu sevip sevmediğini anlamak ile ilgili “o kulun hangi işle uğraştığına bakın” diye bir söz var. Eğer güzel bir işle uğraşıyorsa Allah’ın sevdiği bir kuldur. Eğer kötü bir işle uğraşıyorsa gerçekten sıkıntı vardır demektir. Benim mesleğimin dışında uğraştığım sivil toplum işlerinde hep bu düşünce vardır. Eğer ben bu işlerle uğraşıyorsam ve Allah da buna izin veriyorsa inşallah sevdiği kuluyumdur ki bu işlere devam edebiliyorumdur gözüyle bakıyorum. O yüzden dernek için, Ensar Vakfı için harcadığım vakitler bana hiçbir zaman angarya gelmez. İşimden, ailemden, çoluğumdan çocuğumdan ayırdığım vakit kaybedilmiş vakit değildir; aksine belki de uhrevi hayat için kazandığım, çok değerli vakitlerdir. Hayata hep bu şekilde baktım, arkadaşların da bu şekilde bakmalarını tavsiye ediyorum. KartalDernek’e de bu röportaj için çok teşekkür ediyorum.

Not: Ensar Vakfı hakkında daha fazla bilgi almak için ve kurban bağışında bulunmak için: http://www.ensar.org/

Serdar_karagoz
13 Temmuz 2015
  Serdar Karagöz ile Röportaj
ensar 1
2 Ocak 2013
  Cenk Dilberoğlu ile Röportaj